‘Lambada titreyen alevi üşüten’ üstadım, dostum - Mustafa Toygar

‘Lambada titreyen alevi üşüten’ üstadım, dostum


Ağabeyim Karakoç, ruhun şad, mekânın cennet Olsun
Bir yiğit Alperen Abdurrahim Karakoç uçmağa varalı 9 yıl dolmuş…
O her şeyden önce; üstadım, dostum, arkadaşım, ağabeyim, en çok birlikte vakit geçirdiğim adamların hasıydı. Bir hafta görüşmesek birbirimizi özlerdik. Telefonu eline alıp "Kendini çok özletiyorsun" derdi. 10ncu yıla girdik ağabey... Seni çok aradığımı bilesin, bak yine gözlerim doldu. Rüyalarımda pek çok gördüm seni oralarda iyi olduğunu biliyorum. Rabb’im cennette buluşturur inşallah bizi. Vefatından hemen birkaç gün sonra Avrasya Yazarlar Birliği dergisi; "Kardeş Kalemler" için kaleme aldığım makaleyle seni yad etmek istiyorum lambada titreyen alev üşüyedursun...

Bir Yiğit Alperen,
Karakoç da Uçmağa Vardı...
Mustafa TOYGAR

 

                              Âdem bu âlemde bir kat reymiş ancak
                              O katrenin içinde nice bir derya gizli
                              Bu âlem, o deryada bir katreymiş ancak
                                                  Niyazi Mısri Hazretleri

        Abdurrahim Ağabey, şiirleri yeni yeni bazı milliyetçi dergilerde yayınlanmaya başlandığı yıllarda, Ankara’ya geliyor ve ayağının tozuyla kendi gibi serdengeçti olan, Osman Yüksel Serdengeçti’yi ziyarete gidiyor. Odasına girdiğinde Serdengeçti elini kaldırıyor; “Dur! Adını söyleme” diyor. Abdurrahim Ağabey’e dikkatlice baktıktan sonra başını iki elinin arasına alıyor, gözlerini kapatıp bir süre masaya abanıyor. Kafasını kaldırıp; “sen Abdurrahim Karakoç’sun” diyor. Abdurrahim Ağabey; “nerden anladın?” diyor. Serdengeçti’nin verdiği cevap; “o şiirleri ancak senin gibi bir adam yazabilir” oluyor.

‘Lambada titreyen alevi üşüten’  üstadım, dostum


Abdurrahim Karakoç, “Akıl Karaya Vurdu” adlı şiir kitabının önsözünde; “Şair eserin içinde saklıdır. Tıpkı çam ağacının çam kozalağında saklı olduğu gibi” diyor. Aynı şeyi Koca Yunus da söylüyor ya; “Bir ben vardır benden içeri” İşte o içerdeki ben’iAbdurrahim ağabeyin şiirlerinde bulmak mümkündür. Osman Yüksel Serdengeçti, o içerdeki beni görebildiği için, yüzünü ilk defa gördüğünde; “Sen Abdurrahim Karakoç’sun” diyebiliyor. Elbette, herkesin Osman Yüksel Serdengeçti gibi, O’nun içindeki ben’i hissetmesi beklenemez. Ancak yine de, İri-kıyım besmelesiz medyanın Abdurrahim ağabeyi saklamasına, hatta zaman zaman hedef tahtasına koymasına rağmen Anadolu insanı onu çok iyi anlamıştır, sevmiştir. 200’e yakın şiiri bestelenmiş, bir o kadarı da şiir albümlere okunmuştur.
Abdurrahim Karakoç, en az bin yıllık Anadolu Türk-İslam medeniyetinin mayası olmuştur.

 

Haber
Bin yıl öteden gelen, daha bin yıl ötelere gidecek olan şiirler yazmıştır. Şiirlerinde tam da Anadolu insanının sesi, nefesi olmuştur. Onun içindeki; Allah(cc) aşkı, vatan-millet aşkı, bayrak aşkı şiirlerinde hâkim unsur olarak görülür. Karakoç’u ne Karacaoğlan ile ne de Âşık Veysel ile mukayese etmek doğru değildir. Tarzları farklı olsa da, Necip Fazıl Kısakürek ile mukayese daha doğru olur. Çünkü o her şeyden evvel bir dava adamıdır. Ömrünü, tıpkı Necip Fazıl gibi, Osman Yüksel Serdengeçti gibi Türk İslam ülküsüne hizmet etmekle geçirmiştir. Abdurrahim Ağabeyin içinde; zulme, adaletsizliğe, kötüye sürekli bir öfke ve isyan saklıydı. Bizde şair denince, aşk şiiri yazan adam akla geliyor. Abdurrahim Karakoç ise şairi şöyle tanımlıyordu: “Şair; yaşadığı çağı yorumlayan, gelecek çağlara mesaj gönderen söz sanatçısıdır. Şiir ise; madde ve mana iklimine açılan gönül kapısıdır. Şiir eğer, yasakçı ozon tabakasını delip metafizik âleme götürüyorsa okuyucusunu; dair kalıpların sıkıcı atmosferinden kurtarıyorsa makbuldür.”

Haber
O, şiirlerindeki kadar dik durmuş, mütevazı bir hayat yaşamıştır. Abdurrahim Karakoç’u özel hayatında eleştirecek tek bir nokta bulamazsınız. Yazdığı toplumsal ve hicveden şiirlerinden dolayı mahkeme kapılarından beri gelmemiştir. Savunmalarının tamamını kendisi yapmıştır, yani hiçbir zaman avukatlara müracaat etmemiştir. Bazı mahkeme duruşmalarında ben de hazır bulunmuştum. Kelimeleri öylesine ustalıkla kullanıyordu ki, ya takipsizlik ya da beraatla sonuçlanıyordu. Bildiğim kadarıyla 50’ye yakın davanın hiç birinden ceza almadı. “Hiç kimse beni benden iyi savunamaz” diyordu.

Haber

Soldan sağa Mustafa Toygar, Abdurrahim Karakoç ve Hakkı Öznur


Karakoç kendini tanıtırken şunları söylüyor: “Sağ olsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, ‘bilimsel’ cüppeliler, entelektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar vs. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse...” Ölene kadar da yazdı
Şu an elimde, Abdurrahim Ağabeyin imzalayıp verdiği, 12’si şiir olmak üzere 14 kitabı mevcut. Bu kitapları okuyunca görülecektir ki, o şiiri; Allah rızası için, milleti için, davası için alperence kullanmıştır. Karakoç, eli silah tutan değil ama eli kalem tutan, korkusuz, yiğit bir alperendi. Onu anlamak için şiirlerini okumak kâfidir. Bir kitap fuarında, ünlü bir romancı kitaplarını imzalıyordu. Abdurrahim ağabeyle o romancının yanına uğradık. Otuza yakın romanı vardı. Sohbetin bir yerinde şöyle dedi: “Üstadım, senin gibi şiir yazabilseydim, bir tek roman yazmazdım, sen benim bir kitapta anlatamadığımı bir şiirle anlatıyorsun. Elbette Abdurrahim Karakoç ve şiirleri ile ilgili daha çok yazı-kitap yazılacaktır. Ben burada biraz daha özel şeyler yazmak istiyorum.
Nerdeyse son 15 yılın tamamı onunla birlikte geçti. Onu ilk defa “Vur Emri” şiir kitabıyla tanımıştım. Vur Emri’ndeki şiirler, ilk okul yıllarından beri şiire çok meraklı olan beni şah damarımdan vurmuştu. Daha kitabın ilk sayfasındaki dörtlük kanımı kaynatmıştı.
“Ben milletim uğruna adamışım kendimi
Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir
Zulüm Azrail olsa hep Hakk’ı tutacağım
Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir”

Haber
Sonra, tutsak Türk illerine yazdığı; “Üşüyenler”, Milli görüşçülerin marşı olan; “Hak Yol İslam Yazacağız” ve devamla “Vur Emri”, “Unutma Bacım”…. Bu şiirlere birden aşık olmuştum, bir görüşte aşk gibi…. Kuleli Askeri lisesinde ben de az buçuk şiir adı altında bir şeyler çiziktirdiğim olmuştu. Hatta değişik isimlerle bazı gazetelerde yayınlanmıştı. O yıllarda tarih hocamız, ünlü bestekâr Gündoğdu Duran, şiirlerimi çok da beğenirdi. Hatta, beni o kadar çok teşvik ederdi ki, başka derslerden alır kendi şiirlerini yazar ve şiir sohbetleri yapardık. Sonra Harp Okulu yılları (1976-1980)… Mekteb-i Harbiye de olsa siyasetin yoğun yaşandığı yıllar.. Konuşmalarımız, sohbetlerimiz, kavgalarımız hep; vatan, millet, bayrak üzerine. Sonra kıt’a hayatı… İşte 80’li yıllarda Abdurrahim Ağabeyin Vur Emri adlı şiir kitabı elime geçti. Zaten, aşk şiirleri, o yıllarda biz ülkücüleri bozuyordu. Vur Emrindeki şiirleri de okuyunca, kendi şiirlerimi geri dönülmez bir yolculuğa postaladım.

Haber
1995 yılında Abdurrahim ağabeyi bizzat tanıdıktan sonra, bu muhteşem adamın bu kadar sade ve mütevazı hayatı beni fazlasıyla etkiledi. 1998 yılında, Muhsin Yazıcıoğlu’nun daveti üzerine, BBP’i kurultayında MKYK üyesi olarak görev aldığımda, yanı başımda Abdurrahim Ağabeyi görünce çok mutlu olmuştum. Bu yıldan sonra da yanından hiç ayrılmadım. 2001 yılından itibaren de evlerimiz komşu denecek kadar yakındı. Abdurrahim ağabey canı sıkıldığında beni arar; “hadi gel çay demliyorum” derdi. Bir yere gideceği zaman mutlaka beni çağırırdı. Hatta o kadar ki, Brüksel’deki Türk derneklerinden bir davet almıştı; “gelirim ama Mustafa Toygar’da yanımda olacak” şartını koymuştu. Biletlerimiz de gelmişti ama o aralar yine Abdurrahim ağabeyin romatoitartrit rahatsızlığı dolayısıyla gidememiştik.
Evet, Abdurrahim ağabey; çok mütevazı, sade bir hayat yaşıyordu. O zaten her şeyin sadesini seviyordu. Yemeğin bile sadesini istiyordu. Hayatında hiç kola içmemişti. Ayran içerdi ama ayranı da soda ile yapardı. Mesela karışık olduğu için ızgara köfteyi sevmezdi de Oltu kebaba bayılırdı. Kış biter bitmez evinin yan tarafındaki kamelya da komşularını toplar, semaverde demlenen çaylar içilirken sohbetler uzar giderdi. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Komşuları onu çok severdi, etrafında adeta pervane olurlardı. Abdurrahim Karakoç, büyük dava adamı, belki de son yüzyılın en büyük halk şairiydi ama o derece de mütevaziydi. O kimseye elini öptürmezdi, sadece 5-6 yaşlarındaki çocuklara kıyamadığı için elini verirdi. Demirel, Erbakan, Devlet Bahçeli gibi siyasi liderlerin kendilerinden büyük insanlara bile el öptürmesine çok kızardı. Bir dönem siyasete girdi, siyaseti Allah rızası için düşünmüştü ama öyle bir şey olmadığını görünce de Allah rızası için siyaseti terk etti. Politika denen ikiyüzlü çemberin içinde fazla kalamazdı. Politika gömleği ona çok dar geliyordu. Ama o Allah için Muhsin Yazıcıoğlu’nu çok severdi. Politikayı terk etse de başta Muhsin Yazıcıoğlu olmak üzere dostlarını asla terk etmedi. Zaman zaman onları ziyarete giderdik. Hatta BBP’nin büyük kurultaylarına sırf dostlarını görmek için birlikte giderdik. Onu sevenler adeta elini sıkma yarışına girerlerdi. Abdurrahim ağabey bu durumdan son derece muzdaripti. Romatizma rahatsızlığından dolayı elinin sıkılması acı veriyordu. Ben onun sürekli yanında bulunur, “elini sıkmayın rahatsız” diye ikazlarda bulunurdum. Yine de akşam olduğunda eve dönerken elinin ağrısından şikâyet ederdi.

Haber
Abdurrahim Ağabey dağları, kır çiçeklerini çok severdi. Bir gün Nevzat Ağabeyin (Kösoğlu) ziyaretine gitmiştik. Abdurrahim Ağabey, Nevzat Ağabeye; “Erzurum’a gidiyor musun” dedi. “Gidemiyorum” dedi Nevzat Ağabey. Sonra Nevzat Ağabey sordu; “sen Maraş’a, Elbistan’a gidebiliyor musun” dedi. Abdurrahim ağabey; “ne yapacağım Maraş’ta, Maraş’a gidince dağlara çıkacaksın, dağlara çıkınca da ayağının taşa, kayaya çarpmasından korkmayacaksın” dedi. Son senelerde dağlara çıkamamak onun için hoş bir şey değildi.
En son Konya’dan geldikten sonra, kendini çok iyi hissediyordu. Doktorlar çok iyi şeyler söylemişlerdi.” Seninle biraz iyileşince Bolu’ya, sonra da Elbistan’a gidelim” demişti. Uzaktan da olsa dağları özlemişti ama nasip değilmiş işte.
Mihriban demişken, çok kişiler Mihriban’ı sorarlardı. Abdurrahim Ağabey; hiçbir zaman, hiçbir şekilde, hiç kimseye bir açıklama yapmadı. Yaptı diyenler varsa da yalan söylüyor. O, bu soruların sorulmasını da, özel hayatına girilmesini de hoş karşılamadı. “Herkesin bir Mihriban’ı vardır, herkesin Mihriban’ı kendine” derdi. Ancak ben şöyle bir şey sormuştum: “Ağbey gerçekten âşık oldun mu?” Bana, garip garip baktı: “Sen deli misin, hiç âşık olunmadan o şiirler yazılır mı” dedi. Bir de Mihriban’la nasıl mektuplaştığını anlatmıştı.
Hani Mihriban’dan aldığı bir mektup üzerine yazdığı bir şiir vardır:
“Unutmak kolay mı deme
Unutursun Mihribanım
Oğlun kızın olsun hele
Unutursun Mihribanım”

Haber

Abdurrahim Karakoç, BBP'nin kurucu lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun mezarı başında


Peki, Abdurrahim ağabey unuttu mu? Kesinlikle hayır. O bazen dalar giderdi, adeta sohbet mevzuundan kopardı. Bir de benim otomobille yolculuklarımızda, bazen müzik aracından dertli dertli aşk şarkı ve türküleri söylerken, ben o şarkı ve türküyü geçerdim. Bu durumda, hemen müdahale eder: “Niye kapattın ya hu, ne güzel söylüyordu” derdi. Kendi Mihriban’ını Şükriye Tutkun’dan dinlemeyi severdi. “Bu kadın çok güzel söylüyor” derdi. Biz Türk Milleti olarak genelde, aşkı; şiirde, şarkı ve türküde çok severiz de, aşık olan birine kıskançlık duygusundan mı bilinmez hoş bakmayız. Bu sebeple de aşkımızı hep gizli yaşarız. O en çok “Tut Ellerimden” şiirini severdi. Çünkü o şiirde, aşkını anlatan değil de, ondan bir şeyler isteği ve dileği vardı. Bir toplantıya gittiğimizde, Abdurrahim Ağabeyden mutlaka bir şiir okumasını isterlerdi. O cüzdanının içinden eskimiş, pörsümüş bir kâğıt çıkartır oradan bu şiiri okurdu:
 “Birleşmek üzredir şafakla gurûp
            Korku beklenilmez kapıda durup
            İster zehir olsun, isterse şurup
            Beraber içelim tut ellerimden”
Elbette birkaç nesil onun dava adına yazdığı şiirlerle büyümüştü. Elbette ben de onlardan biriydim. Abdurrahim Ağabeyin sadece dava adına yazdığı şiirler yoktu, toplumsal şiirlerinden; Tohtor Beğ, Hâkim Beğ gibi muhteşem şiirleri de vardı. Hâkim Beğ şiirini, Adalet Bakanlığında daire başkanıyken, sevgili kardeşim, Abdurrahim Ağabeyin de çok sevgili dostu Haydar Çiftçi bir metreye, iki metre ebatlarında fayansa yazdırıp, pek çok Adalet sarayına astırmıştı. Harika gurbet şiirleri var. Abdurrahim Ağabeyin elbette “Allah aşkına” yazdığı çok muhteşem şiirleri de vardı. Dile kolay 12 şiir kitabı, bunlardan ikisi hicivlerden oluşuyordu.
Abdurrahim Ağabey, BBP’nin çıkardığı Gündüz gazetesinde günlük makaleler yazıyordu. Bazı sıkıntılar oldu, orda yazmaktan vazgeçti. Bir gün, Akit gazetesinin Ankara temsilcisi, Kamuran Akkuş’a “bu gazetenin en büyük eksikliği Abdurrahim Karakoç gibi bir kalemin olmaması” dedim. Kamuran da; “Ağabey biz, Abdurrahim Ağabeye çok yalvardık ama yazmıyor işte” dedi. “Sen onu bana bırak” dedim. Abdurrahim Ağabey zor da olsa ikna oldu. Yazmaya başladığında da gazetenin çok büyük baskı sayısı artmıştı. O, düzenbazlara karşı içindeki öfkeyi, hicivleriyle haykırıyor, içindeki ateşi söndürmeye çalışıyordu.

Haber

Soldan sağa Ökkeş Şendiller, Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç. Mustafa Toygar (Arka sırada, Şendiller ile Yazıcıoğlu'nun arasında)

Abdurrahim Ağabey ile ilgili elbette pek çok anı var ancak Yakup Beyi de kızdırmamak gerekiyor. Bu kadar uzun yazı olur mu diyecek. Son söz: Abdurrahim Ağabeyin imzalayıp verdiği 12 kitabın her birinde farklı farklı çok güzel şeyler var elbette. Fakat en güzeli, “Vur Emri”ndeki ; “Samimi dost Mustafa Toygar’a samimi sevgilerle-2001” diyordu. Bu sayfalar dolusu övgüden çok daha muteber bir şeydi elbette. Onun yokluğunu, ailesinden sonra en çok ben hissedeceğim, bundan eminim. Bazı arkadaşların dediği gibi ben onun Ayvaz’ıydım. Rabbim gani gani rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

YAZIYI PAYLAŞ!