12 Eylül dönemi Ülkücülerin dramını anlatan Kafes filmi vizyonda

Kafes filminin yazarı, aziz dostum Lütfü Şehsuvaroğlu ile, film hakkında bir söyleşi yaptık.

PAYLAŞ
Haber Platosu - Mustafa Toygar

 

       Kafes filminin yazarı, aziz dostum Lütfü Şehsuvaroğlu ile film hakkında bir söyleşi yaptık. Vakit ayırdığı için kendisine teşekkür ediyorum.

       Mustafa Toygar: Kafes filmi, Kafes romanından mı senaryoya çevrildi?

       Lütfü Şehsuvaroğlu:  Kafes filmi, Kafes romanından çevrilmedi senaryoya Toygar Bey, Bu hikâyeyi yeni yazdım. Aslında Kafes 1983'te yayımlandı. O zaman yayımlandığında 12 Eylül’le ilgili, sağdan soldan yayımlanmış ilk romandı ve yeni roman tarzında yayımlanmıştı. O zamanlar İtalya’da yeni roman akımı vardı, Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı rahmetli Ahmet Kabaklı Tercüman’daki köşesinde, İtalya’da gelişen yeni roman akımının Türkiye’deki öncüsü diye benim Kafes romanını işlemişti. O Kafes, o dönemin ilk romanlarından tasvir ve olay örgüsünün dışında bir değişik psikolojik derinlik gösteren bir roman tarzı. Onu yıllardan beri bir sinema eseri haline getirme düşüncesi vardı. Daha doğrusu Ülkü Ocakları Genel Merkezinde, özellikle Muhsin Başkan'ın başkanlığı zamanında bizim TÖMFED diye bir kuruluşumuz vardı; Töre, Musiki, Folklor Derneği. Orada biz sosyal faaliyetleri düzenlerdik ve konserleri düzenleyen arkadaşlar başta; Haşim Akden, Muzaffer Şenduran gibi arkadaşlar yönetirdi orayı. Orada bir film yapalım dedik. O zaman; "Kanımız aksa da zafer İslam’ın" diye bir kaset yaptık,  500 bin sattı, yani Ocak olarak.  Benim “Doktor” diye bir senaryom vardı, kahraman bir ülkücü doktor,  Güney Doğu'da hizmet vermek için kendini adamış. Bu filmi, ne yazık ki sahneye koymak istedik, Yücel Çakmaklı, Oğuz Ata Altaylı vardı resim seçici ve yönetmen, biz o filmi çekemeden, “Güneş ne Zaman Doğacak?” filmi gündeme geldi ve çekemedik.  Ondan önce de TÖMFED'de, tiyatrolarda sahneye kondu, “Bir yabancı, Kürşat İhtilali, Hamalın Dramı” gibi oyunlar. Sinema sektöründe öteden beri düşüncem vardı fakat nihayet 30 küsur yıl sonra Kafes filme çekildi. İsmi her ne kadar o Kafes olsa da oradan esintiler taşısa da hikâyenin örgüsünü yeni yazdım. Dursun Önkuzu’nun o vahşice işlenen cinayetinden sonra aslında film bugüne geliyordu, hatta Gezi Parkı olaylarına kadar ulaşan bir senaryoydu.

       Mustafa Toygar: Niçin bugüne kadar gelemediniz?

        Lütfü Şehsuvaroğlu:  Tabii 6-7 karakterin hem 20 yaşını, hem 60 yaşını çekmek icap ettiğinden bu pahalıya mal olur diye yapımcıyla bu şekliyle anlaştık ve Mustafa Pehlivanoğlu’nun idamına kadar olan bölüme geldik. Yani 12 Eylül’e kadar getirdik, yoksa bugüne kadar gelecekti. O yüzden hikâye,  yani Kafes romanıyla bir ilgisi yok bunu yeni yazdım. Mehmet Sipahi’nin basit bir ülkücünün aşkını anlatan bir senaryo. Bir senaryoda 10 yılı özetlemek kabil olsa da bana göre, çünkü filmde geçen tiplemeler karakterler bir kişiyi temsil etmiyor mesela Mustafa Pehlivanoğlu diyorlar, değil, o Mustafa diye idam edilen aynı zamanda; Bekir Bağ, Hüseyin Kurumahmutoğlu.

Mesela,  İhsan Başkan diye geçen Muhsin Başkan ağırlıklı ama bütün başkanları temsil ediyor vesaire. Oradaki tiplemeler ve birtakım şifreler aslında bütün sinema sektöründe öteden beri 12 Eylül’den sonra yapılan sol ağırlıklı filmlerde; nobran, kaba ve katil, vahşi tip olarak canlandırılan ülkücüleri ve ülkücülere yönelik suçlamaları ve haksızlıklara karşı onların da sevgilisinin olduğu, onların da analarının – babalarının olduğu, onların da bir hayatları olduğunu, onların da kalplerinin olduğunu anlatan bir film yapmak istedik. Bu haksızlığa başından beri tahammül ettik. Fakat bizim sinemamızda intikam, kin, rövanş alma duyguları yok. Bizim hikâyemizde devrimcilerin tamamını kötü, kan içici gösterme yok. Aslında bu bir 12 Eylül hikâyesi. Fakat bütün kesimlerin dramını içeriyor. 68 kuşağının, 78 kuşağının dramıdır ele aldığımız. Dursun Önkuzu’nun katledilmesinden başlıyor, Mustafa Pehlivanoğlu’nun idamına kadar gidiyor. Bu filmin hızlanmasında biraz da sebep, “Babam ve Oğlum” filmidir. O filmde de ben hayli gözyaşı döktüm.

       Mustafa Toygar:  İlk senaryoda Mehmet Sipahi’nin kızı Elif ile katilin oğlu Nazım arkadaş olup Gezi Parkı'na benzer biçimde bir çevreci eylemde bulunuyorlar birlikte… Sonra Nazım babasının Dursun Önkuzu’nun katili olduğunu öğreniyor….

       Lütfü Şehsuvaroğlu:  Bu filmde oraları çıkardık. İkinci filme sakladık. Hem hikâye uzayacaktı, hem de 12 Eylül’de bitmesi daha uygun olacaktı. O yüzden Bektaş Topaloğlu ile çok çalıştık. Bazı sahneleri o düzeltti. Onun düzelttiklerini de ben düzelttim. Son haline geldi. Bir 12 Eylül filmi oldu.

       Mustafa Toygar: Bu filme, 1980 öncesi ve 12 Eylül darbesinde ülkücülerin dramatik hikâyesi diyebilir miyiz?

       Lütfü Şehsuvaroğlu:  Yani Dursun Önkuzu’nun katledilişi çok yürekler ürperten vahşice işlenmiş bir cinayetti, işte ciğerlerine pompa ile hava vermek, üç kattan aşağı atmak, jiletle vücudunu kesmek, vücudunda sigara söndürmek, falaka, dövmek vesaire bütün bunlar Dursun Önkuzu’yu katledenlerin gerekli cezaya çarptırılmasını elzem kılıyor. Fakat buna rağmen Mehmet Sipahi tam onu vuracakken yaşanan vicdan azabı ve bir çocuğun, “Baba” deyip sarılması karşısındaki suskunluğu ve başından geçen işler, ortalama bir ülkücünün dramını anlatıyor. Dolayısıyla bütün bir 10 yılın özeti bu.

       Mustafa Toygar: Siz çekimlere katıldınız mı?

       Lütfü Şehsuvaroğlu: Aslında baştan sona bir yönetmen gibi, resim seçici gibi bulunacaktım. Kavlimiz öyleydi. Bütünüyle işin içine girmek zorundaydım, çünkü iş çekilip bittiğinde, gösterime girdiğinde yanlış bir sahne, yorum, ifade, türkü, tavır, yüz, bakış, söz, diyalog beni çok üzerdi. O yüzden senaryo üstünde çalıştığımızda Bektaş ve diğer arkadaşlarla; en dikkat ettiğim konu özellikle acı çekmişlerin, 12 Eylül mağdurlarının günahını almamaktı. Ama ekibi görünce güvenim arttı. O sıralarda da rahatsızdım. Fazla da rahatsız etmek istemedim. Ama bir iki sahneye müdahale ettim. Mesela asker figüranlar yürümeyi bilmiyorlardı. Yürüyüş kararı sayamıyorlardı. Kafes yaşadığımız kafese pek benzemiyordu; mecburen onlara müdahale ettim. Fakat İsmail ile Şefik gerçekten büyük sanatçılar. Rollerinin hakkını vermek için çok emek verdiler, özen gösterdiler. Bütün ekip çok iyiydi. Kendilerine medyun-u şükranız. Hele yapımcı Yasemin Hanım'ın böyle bir işe cesaret etmesi gerçekten takdir edilecek bir olay. Sinemamız açısından. Bir de Altındağ Belediye Başkanı Sayın Veysel Tiryaki’ye teşekkür etmemiz icap eder. Gözü gibi baktığı Hamamönü’nü ve Ulucanlar Cezaevi’ni bize tahsis etti.

       Mustafa Toygar: Taceddin Camii’nde çekilmiş. İki kişi namaz kılıyor. İhsan Başkan'la Mehmet Sipahi… Onu biraz açar mısınız?

       Lütfü Şehsuvaroğlu:   En ilginç sahne… Gerçek… 12 Eylül olmuş ve İhsan Başkan ile Mehmet Sipahi kaçak… Kaçakken Vilayetler Konağı’ndan birisi belge ulaştırıyor. Üzerinde Gençliğin Depolitizasyonu yazıyor. Ben bunu bir köşe yazımda da ele almıştım hatırlar mısın?

       Mustafa Toygar: 12 Eylülcülerin seks ve sporu kullanarak gençliği depolitize etme girişimlerine yardımcı olan medya mensuplarını…

       Lütfü Şehsuvaroğlu: Aynen. Bu belge filmin can damarı… Oradan iki genç şimdi Muhsin Yazıcıoğlu’nun yattığı mezar yerine geliyorlar. O zaman tabii mezar yok. Aslında cami de çevresi de, İstiklal Marşı’nın yazıldığı Taceddin Dergâhı da şarapçıların yatağı… İmam sabah namazını kıldırmaya bile gelmiyor. Hacettepe’nin bahçesindeki dergâh gerçekten şarapçıların yatağıydı. İstiklal Marşı’nın Mecliste kabulü 12 Mart. Bir de 27 Aralık var: Akif’imizin ölüm yıldönümü. Bu iki tarihte yıllardır TYB önderliğinde anma toplantısı yaparız. 

        Mustafa Toygar: İki kaçak, İhsan Başkan ile siz –yani Mehmet Sipahi orada ne işiniz var?

      Lütfü Şehsuvaroğlu:  Darbeden sonraki bazı buluşmalar. Fakat sahne şöyle ilginçtir. İkisi yatıyorlar. Toprakta... Şiir okuyorlar, yıldızlara bakıyorlar, sevdalarını biliyoruz. Mehmet Sipahi Elif’i diğeri Kerkük’ü düşünüyor. Asıl ilginci diyor ki İhsan: "Biz ölünce bizi buraya yatırırlar mı?" Oradan camiye girip namaz kılıyorlar ve gerisini anlatmayayım. Oradaki geçiş müthiş gerçekten…  

          Mustafa Toygar: Mustafa Pehlivanoğlu’nun idamına fazlaca vurgu yaparken ona karşı bir görev yapmanın mesuliyetini mi taşıyordunuz.

         Lütfü Şehsuvaroğlu:   Sadece Mustafa Pehlivanoğlu değil, demin söyledim ya, Filmdeki Mustafa, Mustafa Pehlivanoğlu’nu andırsa da;  Bekir Bağ’dır, Hüseyin Kurumahmutoğlu’dur, içeride öldürülen ülkücüler, idam edilen ülkücülerdir. Onları remzetmektir. Dolayısıyla bu filmde dikkat edilmesi gerekli husus, orijinal olan husus şudur buradaki simgelere ağırlık vermek gerekir. Simgelerden birisi “Bekle” simgesidir. Bu hem siyasal açıdan hem estetik açıdan bir medeniyeti bekle olabilir, ya da Elif’e olan bir mesajdır, dolayısıyla ikinci filmim “Bekle” olacaktır, inşallah Allah’ın izniyle. Şimdi burada başka mesajlar da var mesela Elif’in seksen sonrasında bir kapkaççı cinayetine kurban gitmesi, sıcak gövdesine soğuk demirin saplanması, çanta hırsızının…  Günümüzde kapkaççılıktan bir sürü cinayet işlendi, kadınlara yönelik bir sürü cinayet işlendi ve zulümler yapılıyor. En azından daha geçenlerde belediye otobüsü 12 kişiyi biçti. Saçma sapan ölümler var günümüzde. Dolayısıyla 12 Eylül'den önce büyük davalar için şehadet şerbetini içme faslından dönüyorsunuz, darbe yapılmış veya toplum dinginleşmiş, ölümler daha saçma sapan şeyler. Albert Camus’un öyle bir absürt ölümleri vardır kendi romanlarında.

       Mustafa Toygar: Filmde başka şifreler var mı?

      Lütfü Şehsuvaroğlu:   Mesela "eskici" diye bağırıyor Mehmet Sipahi, ihtilal sonrası Türkiye’sindeki sokak faaliyetini koymuş ve eskici diye bir şeye gönderme yapıyor. Onun dışında mesela gazete patronlarının; seks ve spora yönelik ihtilal planı bir şifredir. Bunların dışında, “Eller silah değil kalem tutmalı” diye yazan bir şairin silahını kendini vuracak bir çocuğa vermesi bir şifredir. Şunu anlatmak istiyor, silah bir halt değildir, fikir önemlidir. Bazı arkadaşlar, eski silahşorlar diyorlar ki, “Bir ülkücü nasıl silahını komüniste verir? Verir, film zaten bir simgedir, silahın bir işe yaramayacağını anlatmak istiyor. Bu film baştan sona sinematografi diliyle anlaşılması gereken, sanat yönü ağırlıklı olan ve bu arada da senelerdir haksızlığa uğramış bir camianın da;  kalbi olduğunu, sevgisi olduğunu aşkı olduğunu anlatır.

     Mustafa Toygar: Bir de filmde, Niyâzî-i  Mısrî ‘ye önemli bir vurgu yapıyorsunuz. Niçin Niyâzî-i  Mısrî?    

     Lütfü Şehsuvaroğlu:   Niyâzî-i  Mısrî tarihimizin en büyük kaside üstadıdır ve tasavvuf büyüğüdür ve aynı zamanda Türk’tür, dolayısıyla gerçek bir ülkücüdür. Aşkın şifresini Niyâzî-i  Mısrî'de bulabilirler  bugünkü gençler. Bu film aslında bin yılın terkibinin, bin yılın ülkücüsünün dramını anlatan bir filmdir. Ve tabi kız kardeştir, annedir işkencedir, yanlış anlaşılmadır, arkadaşlıktır, davadır bunların hepsi var. Ama netice itibariyle 12 Eylül’de tutunamayanların, 12 Eylül’de gadre uğrayanların, işkence görenlerin, haksızlığa uğrayanların daha çok anne ve kız kardeşlerinin filmidir, o kadar…

     Mustafa Toygar: Bu film, 12 Eylül öncesini ve darbe yıllarını anlatıyor, yani 35 sene geçmiş çok geç değil mi?

     Lütfü Şehsuvaroğlu:   Zaten 35 senedir yapılmayan film dedik ya, 35 senedir yapılmayan film ilk defa yapılıyor ve bundan sonraki, biliyorsunuz 12 Eylül’den sonraki ilk romanı ben yazdım, 12 Eylül romanını, şimdi filmi oldu. Benden sonra da 12 Eylül romanları yazıldı; Emine Özgenç, Adnan Şenel, Mehmet Önal, Naci Bostancı, Dursun Kuveloğlu ve Mehmet Öztepe yazdılar ama bunlar 20 sene sonra yazdılar. Bunların da film olabilmesinin önünü açacaktır inşallah. Bundan sonra ülkücü sinemanın, bu sinema sektöründe yer alabilmesi için bu filmin de başarılı olması icap eder.

     Mustafa Toygar:  Eleştirilere ne diyorsunuz, bu konulara girmek istemediğinizi söylediniz ama yine de ben sorayım, mesela “Başbuğ neden yok?" diyorlar

     Lütfü Şehsuvaroğlu:    Eleştiriler, eee… Ben tabii isterim ki çok güzel Başbuğ filmi yapılsın, keşke yapılabilse. Koskoca başkanlar var, partiler var, holdingler var, keşke yapılsaydı. Yapıldı da biz, “Başbuğ filminde niçin Atatürk yok?” mu dedik? Keşke Başbuğ filmi olsa, keşke ben de yapabilsem. Benim ölene kadar Başbuğ ile hiç problemim olmadı, üstelik beni çok da severdi. Muhsin Başkan ayrılmasına rağmen, ben Muhsin Başkan'ın yanında olmama rağmen Başbuğ ile diyaloğumu hiçbir zaman kesmedim. Dolayısıyla “Başbuğ niçin yok” diyenlere bir cevabım da olamaz, yani bu bir hayattan kesittir. Başbuğ aslında filmde var baştan sona çünkü bütün filmde olanların Başbuğ sevgisi var. Mustafa idama giderken çalan müzikte de var. Ayrıca da, keşke Başbuğ’un filmi yapılabilse, Abdullah Çatlı’nın filmi yapılsa, mesela Haluk Kırcı’nın filmi yapılabilse. Ali Uzunırmak, Ramiz Ongun, Ali Batman, Muhsin Başkan ve daha sayısız kahramanlar var, şehitlerimiz var. Bütün ülkücülerin hayatları destandır, romandır bunların hepsinin filmi yapılması lazım. Bu konuda ahkâm kesenler, filmi eleştireceklerine bunun bir ilk adım olduğunu düşünüp, bundan sonra daha başarılı eserler vermeye çalışsınlar. İyi niyet olsun, bu film iyi kalpliler için yapıldı, kötü kalpliler için yapılmadı, o kadar. 

Haber Platosu

HABERİ PAYLAŞ:

Yorumlar / 1

  • Haci kilic | 00 0000 00:00

    Çok güzel izlenmeli

BUNLARA DA BAKIN